Merhabalar,
Ben Cemal Atila...
1968 yılında, Muş’un Varto ilçesinin Qeracêre köyünde doğdum. 15 yaşıma kadar köyde yaşadım, sonrasında köyden ayrıldım. Kısaca belirtmek gerekirse, bendeniz ortaokul mezunu bir köylü çocuğuyum… Günümüzde İstanbul'da yaşıyorum. Ülkemizin içindeki ve etrafındaki etnik ve tarihi diller, danslar ve müzikler üzerine eğitim veren bir kültür merkezinde eğitmen olarak çalışmaktayım. Yunan dansları, Zaza dansları, Kürtçe ve Zazaca dersleri veriyorum. Biraz zamanınız varsa daha detaylı tanışabiliriz...
15 yaşımda köyden kaçıp İstanbul’a gelerek başlayan ve halen de süren upuzun bir macera boyunca oradan oraya savrula savrula bugüne vardım. Kırk küsur yıl boyunca aklınıza gelecek gelmeyecek bin bir türlü iyi ve kötü işte çalıştım, birbiriyle alakasız iş ortamlarında, oldukça farklı sosyal, kültürel kesimden insanlarla tanıştım. Örneğin iki yaz geçirdiğim Büyükada’da dondurmacıda çalışırken, Türkiye’nin büyük burjuvazisi diyebileceğimiz kesimin yanı sıra, Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlarımızı yakından tanıma imkanı buldum. Ha keza Bayrampaşa dolaylarında meşrubat dağıtım işinde çalıştığım yıllarda, o bölgedeki Balkan halkımızla tanıştım, onların dillerini, kültürlerini ve o güzel müziklerini keşfettim. Kısmen politik bir ailenin çocuğu olmaktan kaynaklanan bireysel bir ilgi nedeniyle kısmen de farklı ortamlarda bulunmanın etkisinden dolayı, farklı sosyal ve siyasal konular, farklı diller, kültürler, etnisiteler zaman içinde benim için değişmez bir cazibe kaynağı oldu. O yüzden bireysel çabalarla kendi kendime birtakım düşünsel ekolleri, siyasal akımları, kültürleri ve dilleri tanımaya, anlamaya ve öğrenmeye çalıştım.
Harbiye’de lokantada çalışırken yemek servisi götürdüğüm havayolu şirketlerinin vitrinlerindeki Londra, Paris, New York fotoğraflarına bakıp kendimden geçerdim ve “oralara gitmeliyim, dünyayı gezmeliyim!” türünden hayallere dalardım! Anlaşılacağı üzere, başlangıçta amacım, ülkemizdeki her genç gibi, yabancı bir dil öğrenip Batı ülkelerinden birine kapağı atmaktı. Batı yönünde ilk adım olarak bir İngilizce kursuna yazıldım. 1985 sonbaharında, sevgili dostlar, İngilizce kursu, lokantada çalışan bir kominin maaşını, bahşişlerini ve gelecek birkaç maaşını yutacak kadar pahalı bir şeydi! Üstelik beklediğim ve ihtiyaç duyduğum kadar hızlı ve verimli de değildi; o yüzden sadece üç ay devam edebildim. Ama sağ olsun, hocalarımdan biri bana altın bir tavsiyede bulundu: “Ege veya Akdeniz sahillerine git, dili kullanacağın bir iş bul çalış, kısa sürede konuşursun.”
Böylece, Kuşadası’ndan Side’ye uzanan sahil şeridinde, ama ağırlıklı olarak Fethiye ve Kaş’ta yaklaşık altı yıl süren bir hayata başladım. Bulaşıkçılıktan başlayıp, yatçılığa, oradan kaçak turizm rehberliğine uzanan bu yıllar içinde İngilizcem bayağı gelişti, bir miktar da İtalyanca öğrendim. Ama, farklı Avrupa ülkelerinden insanlarla aynı ortamda birkaç yıl çalıştıktan sonra, Batı uygarlığı ve insanı hakkında fikrim tamamen değişti. Birlikte aynı turizm şirketlerinde çalıştığım Batılı arkadaşlarla pek geçinemezdim; sık sık tartışırdık ve tartışmalarımız kısa süre içinde, belki de benim antiemperyalizm saplantımdan dolayı, hızla klasik Doğu-Batı kavgasına dönerdi. Batılı arkadaşlarla burada, kendi ülkemde bile bu kadar zor anlaşabiliyorken, bir göçmen ve yabancı olacağım onların ülkesinde halim nice olurdu? İşte böylece bir Batı ülkesine gitme projemden tümüyle vazgeçtim. Turizm ortamları da artık pek ruhumu sarmadığı için, tekrar İstanbul’a, esas karargahıma döndüm…
Devam etmeden önce, bir hususa dikkatinizi çekmek isterim. Kesinlikle Batı karşıtı veya Batı düşmanı biri olarak anlaşılmak istemem. Bildiğiniz üzere, Türkiye'de ve genelde Orta Doğu ile Küresel Güney'de Batı'ya yönelik iki uç yaklaşım vardır: Ya hayranlık ya nefret! Bende ikisi de yok. Esasen Batı kültürünü severim, üzerimde çok büyük bir etkisi vardır. Ben Batı'ya, ortalama bir Batılı sosyal eleştirmenin yaklaştığı gibi yaklaşmaya çalışıyorum. Yani Batı'nın insanlığa çok önemli değerler kazandırdığını ama aynı zamanda çok büyük günahlar da işlediğini düşünüyorum. Aslında sadece Batı için değil, tüm ülkeler için aynı düşüncelere sahibim. Zaten yazdıklarımın tonundan bu anlaşılacaktır diye düşünüyorum, yine de özellikle vurgulamak istedim.
Hayat öylesine akıp giderken, turizmde öğrendiklerimi yavaş yavaş başka alanlarda, nispeten daha sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda kullanmaya başladım. Bu dönemde daha ziyade yabancı gazetecilere, haber ajanslarına ve çeşitli nedenlerle İstanbul’a gelen yabancı STK mensuplarına şoförlük-çevirmenlik yapmaya başladım. Tipik turizm faaliyetinden iyice uzaklaştığım bu yeni hayatımda artık haber, makale, rapor gibi yoğun yazınsal materyal ile, dergi ve gazete gibi basın öğeleriyle haşır neşir oluyordum; sık sık bir şeyler çevirmem ve yazmam gerekiyordu. İşte böylece yazılı çeviri ile tanışmış oldum. Bir süre sonra artık ağırlıklı olarak yazılı çeviri yapmaya başladım. Çeşitli dergilere makale çevirmekle başlayan bu süreç kısa zamanda kaçınılmaz sona ulaştı: Kitap çevirmeye başladım. Turizmin aşırı hareketli ve epeyce dejenere ortamından sonra, çevirmenlik bana oldukça dingin, saygın ve derinlikli bir iş gibi geldi. O yıllarda Türkiye’de pek bilinmeyen düşünsel ve tarihsel metinleri çevirerek ülkemizin düşünce ve kültür dünyasına önemli bir katkıda bulunduğumu hissediyordum. Yaklaşık on yıl boyunca evde yaşadım ve bu süre zarfında Türkçeye 19 kitap ve yüzlerce makale çevirdim. Ortaokul mezunu olmam nedeniyle başlangıçta çok zor çeviri işi bulabiliyorken, artık yayınevlerinin peşinde koştuğu, neredeyse tüm hayatını rezerve etmek istedikleri bir çevirmen haline gelmiştim. Ama on yılın sonunda bu işte de aynı çıkmaza girdim; çevirmenlik bir süre sonra ruhumu örselemeye başladı. Çünkü çevirmenlik bir tür müebbet hapistir: Bir odada otur, oku, düşün, yaz. Çekilir kahır değil! Üstelik çevirmenliğe kaçınılmaz olarak eşlik eden entelektüel nobranlık da bana son derece itici geliyordu, kendimi bir türlü öyle bir insan olarak tasavvur edemiyordum. Böylece, bu meslekten de affımı istemek için tüm koşullar oluşmuştu…
Ruhumu ve bedenimi adeta kötürümleştiren çevirmenlik yıllarının ardından, yoğun bir fiziksellik arayışı içine girdim. Sonunda, hiçbir arkadaşımın benimle bağdaştıramadıgı ve bana pek şans tanımadığı bambaşka bir alan ilgi odağıma girdi: Dans. Tam 2000 yılında, yeni milenyum ile birlikte ben de kendi açımdan yepyeni bir alana adım atmış oluyordum. Başlangıçta katıldığım çeşitli Latin dansları kursları kısa sürede gözümden düştü. Gerek dansların yoğun dejeneratif yapısı gerekse de dans ortamlarının yüzeyselliği kısa sürede beni Latin danslarından uzaklaştırdı. Ama geride çok önemli bir miras bırakarak; katıldığım kısa süreli bir Sirtaki atölyesi, ta Ege yıllarımda bende başlayan Yunan dünyasına yönelik yoğun ilgiyle birleşerek, önüme yeni bir çığır açtı…
Böylece 2000’li yılların başında İstanbul’daki Rum/Yunan müzik ve dans ortamlarına girmeye başladım. İlk keşifler inanılmaz derecede hayal kırıcıydı; Koca Bizans çağından geriye kala kala, çeşitli tavernalarda oldukça dejeneratif şekilde oynanan bir-iki dans, hepsi o kadar. Bu noktada bana derinden yanlış gelen bir şeyler vardı. İstanbul’un o zamanki sözde Yunan dansı atmosferi (daha doğrusu, "Sirtaki" veya "Grek Night" takıntısı!), Yunan kültürü, müziği ve dansının o derin okyanusundan neredeyse hiçbir iz taşımıyordu; oysa ben Ege kıyılarındaki yıllarımda bir ara birlikte çalıştığım Yunan arkadaşlarım sayesinde, Yunan kültür dünyasının derinliğini kıyısından köşesinden keşfetmiştim. O yüzden, Theodorakis'in adını bile duymamış insanların şekillendirdiği bu ortamlar, o zamanki eksik bilgilerimle bile, bana çok yapay, yanlış ve yüzeysel görünmüştü. Aslında ortamdan hızla uzaklaşmam için koşullar gayet uygundu. Fakat, araştırma yaparken danıştığım bazı Rum arkadaşların bana yönelik aşağılayıcı tavırları (“Allahın kırosu, Yunan dansları senin neyine!”) galiba beni tersi yönde ateşledi. Daha sıkı bir şekilde sarılmaya başladım. Birçok görüşmeden eli boş döndüğüm yoğun arayışların sonunda, nihayet Fener Rum Lisesi’ne Yunanistan’dan tayin edilmiş bir Yunan dansları hocasıyla bir süre çalışabilme imkânı oluştu. Böylelikle Yunan dans dünyasına gerçek anlamda ilk adımı atmış oldum.
Öğrendiklerim belli bir birikime ulaştıktan sonra, aslında başlangıçta aklımın ucundan bile geçmeyen yeni bir iş alanı açıldı önüme: Yunan dansları eğitmenliği. O zamanlar İstanbul’da ortam öylesine çorak ve vasattı ki, “Yunan dansları” terimini kullanmak bile imkansızdı, daha ziyade Sirtaki, Grek dansı gibi kavramlar kullanılıyordu. “Yunan dansları” terimini Türkiye’de ilk kez kullanan kişi ben oldum ve beklenebileceği üzere, zaman zaman fiziksel müdahalelere varan ciddi sorunlar yaşadım. Yaklaşık iki yıl kadar başka kurum ve mekanlarda dans dersleri verdikten sonra, 2004 yılında kendi dans salonumu kurdum. Böylece hareket alanım biraz daha genişledi, doğrudan Yunanistan’daki köklü dans kurumları ile ilişki kurdum ve alanla ilgili gerçek materyaller yoğun bir şekilde akmaya başladı. Hemen ardından da zaten Yunanistan’dan dans hocaları davet ettim ve Yunan dans repertuarım hızla zenginleşti. Bu dönemde ayrıca kendi kendime Yunanca öğrenmeye başladım (bugün belirli bir düzeyde Yunanca konuşuyor, okuyup yazabiliyorum. Yunancam akıcı olmaktan uzak ama düşüncelerimi ve duygularımı ifade etmek için yeterli).
Her şeyin çok güzel ilerlediği bu yıllarda, kötü bir alışkanlığım nüksetti ve tekrar yayıncılığa bulaştım. Gözlemlerime göre, dans olgusu üzerine Türkiye’de çok az kaynak vardı ve hiçbir periyodik yayın yoktu. Öyleyse ülkeye bir dans dergisi kazandırmak gerekiyordu! Adını “Sempatik Dans” koydum. 80 sayfa kuşe kağıda renkli baskı, inanılmaz zengin ve güçlü bir içerikle toplam 2,5 yıl ve 18 sayı süren Türkiye’nin ilk ve tek Dans Kültürü ve Beden Sanatları Dergisi, ülkemizin kültür hayatı için muhteşem bir kazanım, benim için ise büyük bir manevi ve özellikle de maddi yıkım oldu. Yaralarımı sarmak uzun zaman aldı…
Dans dergisi fiyaskosundan sonra Yunan dansları çalışmalarıma yeniden hız verdim ve 2007 sonbaharında Türkiye’nin ilk Yunan Dansları Topluluğu’nu (Antropia) kurdum. Yaklaşık üç yıl süren Antropia, iki tane büyük gösteri, bir dizi küçük gösteri ve atölyeyle Yunan danslarının bizim küçük salonumuzdan çıkıp çok daha geniş kitlelere ulaşmasını sağladı. Kültürel hoşgörünün benzersiz bir örneği olarak Türkiye ve Yunanistan basınında arz-ı endam ettik. Ama Antropia aynı zamanda bana bol miktarda baş ağrısı getirdi; dışarıdan bize yönelen küfür, hakaret ve tehditler yetmiyormuş gibi, topluluk çalışmaları boyunca kendi içimizde de sık sık sosyopolitik krizler yaşardık. Belki inanmayacaksınız ama, o yıllarda (2006-7-8) Türkiye’de basit bir Yunan dansı yapmak inanılmaz ölçüde politik bir olaydı; gayet kolay şekilde önce Yunan hayranı, sonra da vatan haini olarak damgalanabiliyordunuz (ki günümüzde bile bu durum hala bir ölçüde devam ediyor). Sonuçta dahili ve harici tartışmalar beni canımdan bezdirdi, Ege’nin iki kıyısı için güzel şeyler yapmaya aday topluluğumuzu dağıttım -ve rahat bir nefes aldım…
Genelde hayatlarımızda bir kapı kapanırken, başka bir kapının da aralanmak üzere olduğunu çoğu zaman fark etmeyiz. Antropia’nın dağılışı da zihnimde yeni şimşeklerin çakmasına neden oldu. Aynı coğrafyada yan yana yaşayan kültürlerin bu kadar birbirinden izole ve hatta karşıt olmaları, hepimizin her yerde karşılaştığı can sıkıcı bir durumdu ve belki de bu noktaya yoğunlaşmak gerekiyordu. Zaten benim de yavaş yavaş rutinleşme emareleri gösteren hayatımda yeni açılımlara gitme zamanım gelmişti…
Bu duygu ve düşünceler içinde, 2010 yılında etraftaki tüm kültürleri tek çatı altında bir araya getirmek üzere Geoaktif Kültür Merkezi’ni kurdum. Amaç, birlikte bir ömür geçiren farklı kültürlerin birbirini keşfedebileceği ve yakınlaşabileceği bir ortam yaratmaktı. Aradan geçen 16 yılın ardından, Geoaktif’te bunu mükemmel şekilde başarabildiğimizi düşünüyorum. Ülkenin olağan siyasal ve sosyal iklimi içinde asla yan yana gelemeyecek siyasal, etnik, dinsel ve sınıfsal kimlikler Geoaktif’te masalsı bir harmoni içinde birlikte oluyor. Bilmem söylemeye gerek var mı, bu pembe tablonun gerisinde elbette bol miktarda karşılıksız emek, farklı kimlikler arasında dönem dönem sertleşen karşıtlıklar ve ülkemizin kronik sorunu olan dışlayıcı tutumlarla süren bitmez tükenmez mücadele vardı. Azeri, Ermenice kursu açtığımız için bizi paylar; Kürt, Zaza dansları kursu açtığımız için bizi bölücülükle suçlar; Boşnak, Sırpça kursunu kendisine yapılmış bir hakaret gibi görür. Emin olun ki, son 15 yılım bu gruplar arasında hakemlik yapmakla ve başlangıçta birbirlerine iyi gözle bakmayan bu kesimlerin zaman içinde nasıl birbirleri ile bal kaymak olduğuna tanık olmakla geçti…
Geoaktif Türkiye’nin içindeki ve etrafındaki mevcut ve tarihsel kültürler üzerine kurslar ve etkinliklerle günümüzde de faaliyetlerine devam ediyor. Yeni nesil genç arkadaşların biraz daha aktif rol üstlenmeleriyle birlikte, bendeniz de şu zamanlarda biraz eski defterleri karıştırmaya başladım yine. Yeni oluşturduğum Youtube kanalımda, bilinen dünya meselelerinin yanı sıra, etnisite, dil, kültür gibi alanlara odaklanmak istiyorum. Ayrıca, anadilim Zazaca, ülkemizde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan dillerden biri; o yüzden Zazalar ve Zazaca üzerine भी biraz daha fazla çalışma ihtiyacı hissediyorum.
Zazaca ile ilişkime de biraz değineyim. Zaten anadilim, dolayısıyla etkili olarak konuştuğum dillerden biri. İlk defa 1990lı yılların başından itibaren çeşitli dergilerde kısa kısa Zazaca makaleler yazmaya başladım. Daha sonra 1996 yılında İstanbul’da Çevre Radyo adlı radyo istasyonunda Türkiye tarihinin ilk Zazaca radyo programını yaptım. O zaman için çok büyük bir olaydı bu, yankıları ve etkisi çok geniş oldu. Program yaklaşık 7 ay sürdükten sonra, çiçeği burnunda RTÜK kurumumuz radyo istasyonuna uyarı cezası verdi ve programım sona erdi. Bu radyo programı dönemini belki başlı başına ayrı bir makalede yazmalıyım, çünkü çok ilginç, trajikomik ama sonuç olarak çok etkili bir olaydı. Ardından yine farklı alanlarda Zazaca ile ilgili çalışmalara devam ettim. 2011 yılında İstanbul’da Türkiye’nin ilk resmi Zaza kurumu olan Zaza-Der’in kuruluşunda yer aldım ve halen bu derneğin yönetim kurulu üyesiyim. Zazaca ile ilgili olarak aklınıza gelebilecek, irili ufaklı, ciddi-gayri ciddi, ıvır-zıvır her türlü işle uğraşmaya devam ediyorum…
Yeri gelmişken, bu tür konulara düşünsel olarak nasıl baktığımı da belirtmek isterim. Dil, kültür ve etnisite gibi konular gerek ülkemizde gerekse de dünya çapında her zaman bir gerilim ve çatışma alanı yaratıyor. Ben bu konuları tamamen farklı bir perspektifle, olabildiğince bir gerilim öğesine dönüştürmeksizin ele almanın mümkün ve gerekli olduğunu düşünüyorum. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini bitirmekteyiz. Değerler anlamında hayatlarımızda çok büyük değişimler oluyor. İnsana, hayvana, doğaya bakışımız kökten değişiyor; bir ağacı yaşatabilmek için gerektiğinde milyonlarca kişi olup meydanlara akıyoruz. Çevremize karşı daha saygılı, hoşgörülü ve ince ruhlu davranmaya çalışıyoruz. O yüzden aynı performansı hayatlarımızın diğer alanlarında da gösterebilmemiz lazım. Yaralı bir kuşu kurtarmak için bazen koca bir mahalle olarak seferber olan bizler, kültürel, dinsel ve etnik farklılıklarımızı, 500 yüz yıl önce olduğu gibi, baltalarla birbirimize girişerek çözemeyiz herhalde, değil mi?
Bence ülkemizdeki ve dünyamızdaki tüm kültürel, etnik ve dinsel çeşitliliği, bir çatışma ve rekabet unsuru olarak değil de insanlığın ortak yaratımı olarak, yani kendimize ait olarak görebilirsek, bakış açımız epeyce değişecektir. Ardından, her halkın, her etnik grubun üstünlük ve yücelik iddiasından vazgeçmesi gerekir. Biraz tevazu, bol miktarda hoşgörü, karşılıklı yoğun etkileşim ortama hakim olduğunda, birçok önyargının kırılabildiğine yıllardır şahit oluyorum. Bir diğer bakış açısı da şu olabilir: Şöyle bir etrafımıza baktığımızda, dünya halklarımızın temel insani konulardaki performansı aşağı yukarı aynıdır. Siyasal yönetim tercihleri, mülkiyetle ilişkileri, insani erdem veya kusurları bakımından, tıpa tıp aynı olmasalar da dünya halklarımız son derece benzer, son derece ortak bir davranış modeli sergilemektedir. İşte o yüzden derim ki, benim kendi Zaza halkım da dahil olmak üzere, hiçbir halka, hiçbir etnik gruba fazla yüz vermemeliyiz! Hiç kimseyi kutsamamalı, hiç kimseye sonsuz bir kredi açmamalıyız! Ama aynı şekilde hiç kimseyi de yok saymamalı, dışlamamalı ve aşağılamamalıyız.
Çünkü sevgili dostlar, bu hayatta en büyük kötülüğü kimin size yapacağı hiç belli olmaz! Kötülüğü dışarıdan görebileceğiniz gibi, bazen en yakınınızdan da görebilirsiniz. Bunu etnik anlamda da alabiliriz. Tarihte ve günümüzde pek çok örneği vardır; Yıllarca dışarıdaki hayali bir düşmana diş bileyen bir ülke, bazen kendi içinde korkunç bir iç savaşla yıkılır. O yüzden kişinin mensup olduğu kültürel, dinsel ve etnik aidiyeti ile bir parça mesafeli olması, bütün insanlık için faydalı bir şeydir. Bir de şunu ekleyeyim; genel olarak etnik konular insanın ufkunu çok daraltabiliyor; insanı adeta bir vadinin içine, oradaki dile, kültüre, değerler sistemine hapsedebiliyor. Kendi elimizle kendimizi böyle bir cendereye sokmamalıyız diye düşünüyorum.
Toparlamak gerekirse, ben Zaza halkımı gerek kendi açımdan gerekse de dünya penceresinden baktığımda, küçük, kendi halinde, çok da önemli olmayan bir halk olarak görüyorum. Ve işte bu duygu ve düşünceler içinde Zazalar ve Zazaca için bir şeyler yapmak istiyorum. Elbette tüm hayatımı buna vakfetme niyetinde değilim. Ama küçük ve önemsiz de olsalar, Zazalar ve Zazaca da sonuçta dünyamızın renklerinden biri. Bu renk neden kaybolsun…
Buraya kadar hala okuyorsanız, gerçekten çok fazla zamanınızı almış oldum. O yüzden hemen bitiriyorum. Yazıp çizdiklerim, söylediklerim ve söyleyeceklerim ilgi alanınıza giriyorsa, yollarımızın dijital ortamda veya bir çay içmede kesişmesi gayet olasıdır.
Hikayenin başına kısa bir dönüş yapalım ve sonra artık sizi serbest bırakayım. Dünyayı gezmek ve tercihen bir Batı ülkesine kapak atmak için yanıp tutuşan 18 yaşında bir genç olarak başlamıştım olaylara. Aradan geçen onca zamanın ardından, bugün 58 yaşında biri olarak, şunu belirteyim: Hayatım boyunca Türkiye’nin dışına hiç çıkmadım! Yıllar boyunca çeşitli fırsat ve imkânlar ortaya çıktı, ama nedense başka bir ülkeye gitmek, orada yaşamak veya çalışmak hiçbir zaman içimden gelmedi. Ancak, eğer yakın coğrafyalarımızdaki bitmez tükenmez savaşlar bir gün sona ererse, İran’ı ve Afganistan’ı ziyaret etmek isterim. Ben dünyaya gitmedim, ama dünya bana geldi! İstanbul’un en ücra gecekondu mahallelerinde yaşadığım yıllarda bile, şükürler olsun, evim her zaman birkaç dilin birbirine karıştığı dünyanın farklı ülkelerinden misafirlerle dolup taştı. Anlayanız, birkaç ülkeye gitmiş kadar oldum…
Onca zamanınızı ayırdığınız için teşekkürler.
Sağlıklı ve mutlu olun. Tekrarı olmayan tek seferlik bu hayata güzel bir pencereden bakın…
Cemal Atila
Mayıs, 2026